Yazar
Tayfun Er
Yayın
Fil Dergisi
Tarih
Mart 2015

Potansiyel Suçlu Bekâr Uşakları

Osmanlı İstanbul’unda bekâr odalarının toplumsal ve siyasal tarihi.

Bekâr, etimolojik olarak Arapça acele etmek, öne geçmek anlamı taşıyan “bkr” kökünden türeme. İslam Hukuku’nda ise cinsel ilişkide bulunmamış kadın demek. Buradan anlam genişlemesine uğrayarak bugün kastedilen evlenmemiş kişi anlamına gelmiş.

“Bekâr Odaları”nın tarihinde de Osmanlının sosyal ve siyasi dokusu yatar. Payitaht’a yani İstanbul’a bekâr birileri gelecek ve bunlar uzun süreli kalacak ki böyle bir yerleşim birimi ortaya çıksın.

Birinci soru, neden geliyorlardı?

Savaş, deprem gibi olağanüstü durumlarda alınan avarız vergisini ödemek yoksullar için çok zordu. Üstelik bu vergi geçici olması gerekirken bugünkü deprem vergisi gibi kalıcı bir hâl almıştı. Bunu ödemek imkânsız olunca da çuvalını alan başkente gidiyordu. Bu göçü önlemek için vergisini ödeyemeyenler için zamanla Anadolu’da avarız sandıkları ve vakıfları oluşmuştu.

İstisnalar hariç herkesin doğduğu yerde yaşaması ve tahsis olunan toprağı ekip biçmesi kuralken, çalışmak için İstanbul’a göçü önlemek için çift-bozan vergisi kondu. Tarlasını üç yıl ekip biçmeyene ceza olarak uygulandı. Bir de Celali İsyanları patlayınca yani Anadolu’nun “dirlik ve düzeni” bozulunca güvenlik nedeniyle Anadolu’dan kaçabilen soluğu İstanbul’da alıyordu.

İkinci soru, kimler geliyordu?

Kuşkusuz her milletten yoksullar geliyordu. Özellikle etnisite belirtmek gerekirse daha çok Kürt ve Ermeni gençleri hamallık ve inşaat işçisi olmak için geliyordu desek yanlış olmaz.

Devlet, çift bozanlardan yakaladıklarını geri yolluyordu çünkü başkente sadece geçici olarak ve bir iş sahibi olunursa gelinebiliyordu. Bu kalanlar da bir kefil göstermek zorundaydı. Osmanlı toplumsal hayatı, evli bile olunsa bir mahalleye yerleşmek için kefil göstermek zorunluluğuna dayanıyordu. Kefillik de öyle formaliteden bir şey değil, kefil olduğun ağır suç işlerse sen de kürek cezasına kadar giden cezaya çarptırılıyorsun.

Kefili bulup bir de depozito yatırabilen ancak bekâr odasına yerleşebilirdi. Bu odalar daha doğrusu bekârlar tehlikeli kişiler addedildiği için buraların asayişi için hâkim ve zabit denen kişiler vardı. Büyük hanlardaki bekâr odalarına yerleşilebildiği gibi, küçük işletmelerin özellikle de fırın ve değirmenlerin çalışanları kendi işletmelerinin bekâr odalarında kalabilirdi. Bir bekâr evlilerin oturduğu mahallede kalamazdı, istisnası sadece zorunlu hallerde mahalle imamının kefaletiyle mümkündü.

Bekâr odası yaptırıp kiraya vermek kârlı bir yatırım olunca pek çok zengin bu işe girdi. Hatta yangın nedeniyle evini yeniden yaptıranlar evin müştemilatı olarak kaçak şekilde bekâr odası yapmaya başladı. Sürekli artan bekâr odaları ve binalarının yeni yapılacak olanları için sonunda yasak geldi: “İstanbul’da ve bilâd’ı selâsede elyevm mevcut olan kâgir oda ve ahşap hanlardan mada han ve bekâr odaları ihdası meni külli ile men.”

Bu kadar genç insan olur da işin içine siyaset girmez mi? Kanuni Sultan Süleyman, Yeniçeriler’e kızınca “Sizi Mercan odalarındaki pabuççu bekârlarına kırdırırım” demişti. Bu tehdit öyle boş bir söz değildi, söylediği bekârlar 40 bin kişilik gücüyle derhal sultanın emrine girmişti. Evliya Çelebi, bekâr odalarının çeşitlerini anlatırken şöyle der: “Yolgeçen Odaları: En büyük bekâr odaları. 400 hücrelidir. Ama lüzumunda bin adet eli silahlı yiğit çıkarır.”

Kanuni döneminde 1528’de gece bir eve girilmiş, bütün hane halkı öldürülmüş ve ev de soyulmuştu. Failler yakalanamadı. Kabak bekârların başına patladı. “Bunlar yapmıştır” denerek 800 o zamanki tabirle bekâr uşağı idam edildi. 1721’de de bir hırsızlığa karıştıkları gerekçesiyle 18 bekâr uşağı şehrin ayrı yerlerinde ibreti alem olsun diye asılmıştı. Şehirde faili belli olmayan bir vukuat olunca derhal bu odalar basılırdı zaten.

Yeniçeriler de boş durur mu, hem esnaf hem de “Ali kıran baş kesen”ler olarak daha sonra buraların kontrolünü ele geçirdiler. Artık buraları değil denetlemek, yakınına yaklaşılamaz bir suç yuvası haline dönüştü.

Sultan II. Mahmut, yeniçerileri katlettiği 1826’dan çok daha önce bu gücü ve “fesat yuvalarını” dağıtmak için 1811’de karar vermişti bile. 1812’de veba salgını bu iradeyi hayata geçirmek için mükemmel bir fırsat sundu ve azımsanmayacak ölçüde bir yıkım yapıldı. En kapsamlı yıkım da –ismine dikkat lütfen– Melekgirmez Mahallesi’nde oldu. Vaka-yı Hayriye sonrası sağ kalan yeniçeriler de kendisini Anadolu’ya attığı için kalan bina ve odalar bayağı bir boşalmıştı. Gerçekten yeniçeri değil de bekâr olanlar da geri dönüşü yasak olacak şekilde Gelibolu ve İzmit’e sürüldüler.

Çoğu kaynakta Cumhuriyet döneminde bekâr odaları için yasal düzenleme yapılmadı denir. Bu yanlıştır. 1930’da çıkan bir talimatnameye göre buraların sahipleri, burada kalan ve çalışanların isimlerini zabıtaya vermekle yükümlüdür. Aksi halde Ceza Kanunu’nun 543. maddesi uyarınca cezalandırılırlar.

Burada kalan insanlar hiç mi evlenmiyordu, ömür boyu burada mı kalıyorlardı sorusu akla gelebilir. Evlenmek isteyen ve yeterli parası olanlar için kılavuz ya da “oğlana babalık yapan” denen birisi; fakir, öksüz, yetim veya konakların halayıklarından bir kız bulurdu. Bu işi para karşılığı yapan da vardı, gerçekten hayır olsun diye yapan da…

(Fil Dergisi, Mart 2015)