Röportaj
Batur Fatih İlhan
Konu
Yalıdakiler
Tarih
Ekim 2009

Basında · Röportaj

“Oligarşiyi ete kemiğe büründürüyorum”

Denizle iç içe yaşamanın konuta yansıyan simgesine verilen addır yalı. Sultan konutudur. Kıyı kasrıdır, sahilsaraydır. Hacminde ve inşa tasarımında aristokratik bir gelenek vardır.¹ Yalı kelimesi kök olarak Türkçe’ye Yunanca’dan geçmiştir ve kıyı anlamı taşır.²

Haldun Hürel, “İstanbul’u Geziyorum Gözlerim Açık” isimli, baskısı tükenmiş İstanbul kent kültürü kitabında, yalılar için “Boğaziçi’nin mücevherleri” der.

Hürel’in betiminden devam edersek; işte bu mücevherlerin mülkiyetleri meselesini araştırma konusu yaparak kitaplaştıran bir yazarın, YALIDAKİLER (Destek Yay.) kitabının yazarının röportajını okuyacaksınız aşağıda.

Büyük bir isyan içinde; binlerce köşeye saçılmış ham verileri sabırla sebatla uzun gecelerde yan yana getiren, iğneyle kuyu kazan, ahlak polisliğine soyunmadan, zorbalık etmemeye dikkat ederek, özenle, titizlikle gerçek bir muhalif fener ışığını gizli-yarı gizli sermaye örgütlenmelerinin üzerine tutan ve kendine ‘sosyalist yazar’ yakıştırmasını yapan bir yazarın, Tayfun Er’in röportajını…

İlk kitabı Erguvaniler’in ardından siyaset sahnesinden, medya dünyasına Türkiye’deki pek çok önemli aktörün bağlarını gün ışığına çıkarmaya niyetli Er. Nazım Hikmet’ten Recep Tayyip Erdoğan’a, Enver Paşa’dan Okan Bayülgen’e yalı kardeşliğinin iç yüzünü aktarıyor YALIDAKİLER’de. Başarının çoğu zaman şans ya da çabayla değil, ilişkilerin gölgesinde elde edildiğini savunuyor. İlişkileri, Boğaziçi’nin iki yalısından yola çıkarak kuruyor ve biz, sıradan apartman dairesi insanlarına, “Yalıdakiler’in tarihi üzerinden anlatılan aslında senin hikâyen, ürettiği halde yönetemeyen olarak senin hikâyen…” diyor.

Tanrı aşkına, siz de merak etmez misiniz, en zengin Türk olarak; Koçlar, altı milyar doların üzerindeki servetleriyle³ her şeyin en iyisine layık olurken neden kıt-kanaat ay sonunu getirmeye çalıştığımızı? Sizi bilmem ama ben fena halde ettim. Yalıdakiler’in yazarına, en son bu yaz, bahçesindeki bir düğüne davet edildiğim Sait Halim Paşa yalısı gibi yalıları neden-nasıl-niye yazdığını sordum.

‘Tayfun Er’ kimdir?

1962 doğumluyum. İlkokulu Bandırma’da, ondan sonraki okulları ise İzmir’de okudum. Yüksek İnşaat Mühendisi’yim. Orta halli bir ailenin çok kardeşli bir çocuğuyum. 2007’de kitap yazabilmek için mühendisliği bir paranteze aldım. İzmir’de oturuyorum. İlginç bir hayat hikâyem yok, kendimi sadece sıradan okur-yazar bir sosyalist olarak tanımlayabilirim. Geçim derdi, ne olacak bu dünyanın hali gibi pek çok insanın derdi gibi dertlerim var işte.

Yazmak eşitlik ve özgürlük talebi için bir araçtır

Neden yazıyorsunuz?

40 yıl okuduktan sonra söyleyecek sözüm olduğuna inandığım için, asıl önemlisi ezilenler için yazıyorum. İnsan hayatını anlamlandırır ve bu anlama göre davranır. Benim için hayatın birinci anlamı, elbette tek anlamı değil, ezilenlerin, haksızlığa uğrayanların yanında olmaktır. Yazmadığım zamanda da aynıydı. Yazı da eşitlik ve özgürlük talebi için bir araç. Gerçek bizatihi devrimcidir, gerçeğin peşindeyim sadece.

Nasıl bir araştırmacısınız, bilgiye ulaşma yöntemleriniz nedir?

Nasıl bir araştırmacı olduğumun değerlendirmesi okura ait bir şey. Ama ben sadece araştırma yazmıyorum; çok daha farklı alanlarda araştırma denen kategoriye girmeyen pek çok yazım da var, ama onlar genellikle teorik sayılabilecek yazılar olduğu için fazla bilinmiyor. Çok okumak dışında bir sır olduğunu sanmıyorum. Her konuda çok okumak, bu işin abecesi. Ben de kırk yıl bunu yaptım zaten. Her kitapçıda, sahafta veya kütüphanede bulunan, herkesin bildiği kitaplar işte bilgiye ulaşma yolum bu sadece. İğneyle kuyu kazarcasına, binlerce kitabın içinden parça parça dokuyarak haksızlığın tablosunu çıkarmaya çalışıyorum. Çok çalışıyorum, kendime ve okura saygı duyarak kapasitem ne kadarsa onu da zorlayarak namusluca yapıyorum.

Yazarlık mücadelenizin bir işe yarayacağına ihtimal veriyor musunuz, olaylar kendi mantığında, bizi çokça aşan ulusal-uluslararası güçlerce belirlenmiyor mu, yine de dünyayı değiştirmeye talip misiniz?

Elbette bir işe yarayacağına inanıyorum, yoksa bir anlamı kalmaz zaten. Diyalektik bize olacakları değil, olabilecekleri bir ihtimal dâhilinde verir. İradeci bir tavırla müdahale etmek ve hayatın, tarihin akışını ezilenler lehine değiştirmek gerekiyor. En azından olasılığı arttırmak gerek. Aksi düşünüş fatalist, kaderci bir yaklaşımdır. Başka bir dünya mümkündür ve bu biz insanlar eliyle inşa edilecektir. En kötümser olduğum dönemde bile kendimi Albert Camus’un “Veba” romanındaki hekim gibi düşünürüm. Yani sonuç ne olursa olsun ben böyle davranmak zorundayım. Biz, bizden önce uğraşan karıncaların üstünde yükseldik, bizden sonrakiler de bizim üstümüzden yükselecekler. Ezilenleri savunmak önce yürek ve beyin işidir. Yüreğinizi durduramazsınız ki…

Sizi (araştırmalarınızın sonuçlarını) internet ortamında da görecek miyiz? Web siteniz, blog yazarlığınız vb. olacak mı yakında?

İnternet’te blog, twitter nedir bilmiyorum, yani hiç girmedim, üstelik ben sanal âlemin eskilerindenim. Yedi yıl önce sanal âlemden ayrıldım ve o günden sonra hiçbir yazı yazmadım. Sitem vs. yok. Sadece gazete okuyorum artık. Asıl kalıcı olan kitap. Sadece kitaba yoğunlaşıyorum.

Kitaptaki kaynakça bölümünde yer alan 200 küsur eseri incelemeniz ne kadar zaman aldı?

Çok azını “Yalıdakiler” için okudum. Yıllardır okuduğum, okurken kullanacağımı hiç düşünmediğim kitaplar kaynak olarak çoğunlukta. Çok uzun zaman dilimine yayılan bir okuma yani. Okuduklarımdan sonra zaten bu yazdıklarımı yazmaya karar veriyorum. Önce birikenler, sonra ben bunları derleyip toparlayıp sistematik olarak bir kavramsal çerçevede yazayım diye düşünüyorum. Teksas, Tommiks’ten başlayan ve en sevdiğim şey olan okuma sürecinde hemen hemen her okuduğumu hatırlarım. Yazarken aklıma geliyor ve açıp bakıyorum tekrar.

Okuru “Yetti gari!” demeye çağırıyorum

YALIDAKİLER’de anlatılan nedir? 306 sayfada okura nasıl bir bilinç aktarımında bulunuluyor?

Ezenlerin hikâyesi üzerinden ezilenlere nasıl ezildiğini anlatıyor. Asırlar boyunca devam eden bir haksızlığın tasvirini yapmaya çalışıp, ezilen insanları “Yetti gari!” demeye çağırıyor bence. En azından benim niyetim bu, bundan yazdım. Umarım niyet ile akıbet çakışmıştır.

Genel olarak “oligarşi” tanımınız nedir? Türkiye’deki oligarşik yapıyı nasıl açıklarsınız?

Antik Yunan’daki oligarşi gibi yani iki çeşit oligarşi var: Timokrasi yani paradan gelen güç ve aristokrasi yani aileden gelen güç. Oligoi Helencede küçük sayı, tekil ve yalın hali olan oligos ise az sayıda demek. Çok az sayıdaki insan bu iki gücün en az birisine bazen de ikisine birden sahip. Sosyolojide elit teorisi denen konuyla uğraşan ünlü düşünürlerin elit teorisine benzeyen yanları da var ama epey de farklılığı var benim oligarşiden kastımın. Ekonomik, politik ve kültürel olarak yani alt yapı ve üst yapıyı da kapsayan bir gücün sahipleri olan bir zümreden söz ediyorum. Bunun tarihsel oluşum sürecini de hazırlamakta olduğum bir kitapta yazacağım. Orada oligarşiyi çok net olarak kavramsallaştırıyorum.

Size göre oligarşi-takımerki, Türkiye’de hangi alanlarda egemen/söz sahibi/belirleyici?

Hayatın her alanında söz sahipleri bu insanlar. Örneğin medyada bilmem kaç kuşaktır gazete yönetimini elinden tutan birisi için “sizin ailede genetik bir yetenek mi var” demiştim. O da bana cevaben mi nedir, “Bizde gazetecilik genetik yetenektir” diye bir şey yazdı. Gazetecilik genetik yetenek değildir, ama ben gazetecilik de dememiştim ki, gazetelerin en tepesinde olmayı söylemiştim. Müzik, matematik, güzel sanatlar vs. alanlarda genetik yetenek olur da genel yayın yönetmenliği de genetik yetenekmiş meğer! Medyanın önemi, kuşaklardır hayatı bu insanlar dönüştürüyor, yönlendiriyor olmalarında. İnsan 25 yaşında iki gazetenin genel yayın yönetmeni olur mu? Bu bilimsel açıdan bir anomali işaretidir. Bilim anomaliyi izah eder. Ben de bilimsel olarak bunun oligarşik bir güçten kaynaklandığını söylüyorum. Hep siz mi yeteneklisiniz? Bu durum bu ülkeye hakarettir. Haksız bir düzenin içinde bir de üstü örtülü bir iç haksızlık var.

Oligarşinin somut varlığını görünür kılma çabanızın/girişiminizin sebebi nedir?

Hepimiz hayatın içinde karşılaştığımız olaylar karşısında -amiyane olacak özür dilerim- “Bu ülkede bir dayın olacak” ya da “Adamın ensesi kalın” diye çaresizlik sözleriyle tespitler yaparız. Ben bu çaresizliğimizin, zayıflığımızın çığlığını atıyorum. Benim desteklediğim sol hareketin merkezinde yer alan “bu ülkede oligarşi var” tespitinin geçmişte ne kadar doğru bir tespit olduğunu gösteriyorum. Oligarşi var diyen ustama, iyi bir öğrencinin ustaya katkı yapması gerekir, bir katkı koymaya çalışıyorum. Oligarşi var, e peki nasıl var, işte böyle var. Oligarşiyi ete kemiğe büründürüyorum. Çünkü tezinizi gündelik hayattan ispatlayamazsanız o skolastik bir iddia olur. Tasvir, somutlaştırır.

Siz kişisel olarak varsıllığa karşı mısınız, yalı kardeşliği de dünyadaki servet akışının doğurduğu doğal bir sonuç değil mi, itirazınız hangi noktada, nereye?

O çok karmaşık görünen iktisat ilminin temel prensibi bir sınıftan almadan başka bir sınıfa veremezsiniz ilkesidir. Hepimiz daha zengin olalım ama hepimiz. Önce ürettiğimiz kadar alalım, sonra da ihtiyacımız kadar olanı. Ortada bütün bir somun var, birileri ihtiyacından daha çok aldığı için, başkaları da daha az alıyor. Üstelik o çok alan, az alanın ürettiği ama alamadığı artı değer üzerinden bunu yapabiliyor. İtirazım elbette öncelikle haksızlığa, kapitalizme, üretim araçlarının bir avuç oligarşi mensubunun elinde olmasına, yoksulluğa, hakkını alamamaya, torpile, liyakate göre değil de ilişkilere göre bir yere gelmeye. Asıl garip olan benim itirazım değil de itiraz etmemekte. Haksızlığa karşı olmak en doğal bir içgüdüdür. Bu itirazı eğer bilinçle yaparsanız siz Kant’ın deyimiyle kendi için insan olursunuz. İtirazınızı sadece bende neden yok diye kıskançlıkla yaparsanız kendinde insan olursunuz. Ben herkesi kendi için itirazı olan insan olmaya çağırıyorum yani eşit ve özgür olmaya.

Mal sahibi mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi?

Güç-iktidar erklerine karşı özel bir öfkeniz mi var?

Sınıfsal bir öfke dışında hiçbir öfkem yok. Ben 15 yaşında kararımı verdim ve safımı belirledim. Bu insanların bana kişisel olarak bir zararları dokunmadı, hiç birisini de tanımam. Kişi olarak da hiçbir hırsım olmadı, olsaydı zaten farklı bir hayat çizgim olurdu.

Türkiye’deki egemen sınıfın bağlantı ağını, biyografilerini bilmenin biz sıradan sivillere ne tür bir katkısı olur, ne işe yarar?

Bilgi güçtür, bir Frenk özdeyişi “Onların gücü varsa bizim de aklımız var” der. Akıl için de hakkını almak için de bilgi şarttır. “Mal sahibi mülk sahibi hani bunun ilk sahibi” demeden ilkel birikim nasıl oldu, bu ülkenin üretim tarzı nedir, kapitalizm bizde nasıl oluştu, kapitalist kimdir, güç kimdedir ve nasıl ve ne kadarlık bir güçtür, bu gibi pek çok sorunun cevabını veremeyiz. Görüneni ve görünmeyeni bilmek ve ilişkilendirmektir bilim. Bu cevaplar bize malumatfuruşluk olarak değil de ezilenlerin haklarını alması için bir yol önerir. İnsanlığın en temel üç sorusu vardır: Ben kimim, benim dışımdakiler kimlerdir ve bu görünenin ötesindeki ilişkiler nelerdir… Benim yazdıklarım bu sorulara dair cevaplardır.

Ekonomik yapılanma içinde sizin nasıl bir önermeniz var, nasıl olsa daha ideal bir dünya olur?

Üreten yönetsin, herkes ürettiği kadar üretimden pay alsın eşitlik yolunda, daha sonra da ihtiyacı kadar üretimden pay alsın. Temel düstur budur.

2009 Ekim’inde; siyasetinden ekonomisine, sanatından sporuna nasıl bir Türkiye görüyorsunuz karşınızda? Bu sizi memnun ediyor mu?

İdris Küçükömer’in genetik belirlenme durumu sözü meşhurdur. Bizde genetik de bozuluyor artık. Bir anne iki yaşındaki çocuğunu para için taciz ettirebiliyor. Bu doğaya, anneliğe, insanın genetiğine aykırıdır. Bu olduktan sonra artık diğer alanların ne önemi kalır ki? Durum vahimdir ama umutsuz değildir.

Kitapta sözü geçen “Başka bir Türkiye”, nasıl bir manevralar zinciriyle mümkün kılınabilir? Türkiye’de bunu destekleyen bir iklim var mı sizce?

Bu durumun bir kader olmadığını anlatmak işin başlangıcı. Bu kötü dünya insan tarafından bu hale getirildi, yine insanlar tarafından düzeltilebilir. Haksızlığa karşı çıkan herkesin ezildiği, katledildiği bir 12 Eylül bu ülkenin vicdan kimyasını bozdu, ama insan vicdanlı bir yaratıktır ve er ya da geç bu korkuyu, ideolojik bombardımanı üzerinden atacaktır. Türkiye’nin üzerinde şimdi bir hayalet gibi eşitlik ve özgürlük talebi dolaşıyor. Mesele, talep ile siyasi çözüm alanını buluşturabilmekte. Marş basmıyor şu anda; bizler debriyajda giden arabayı arkadan itekleyenleriz. Bütün kapitalist toplumlar entropinin eğrisine uyar, bu eğri simetrik değildir. Aptalların sayısı zekilerden, korkakların sayısı cesurlardan vb. daha fazladır ve bu eğride bu durum başlangıçtan ortalama etkisel alana kadar olan bölümü kapsar; bu da bütün düzensiz sistemlerde oran olarak %61’dir. Ayrıca egemen ideoloji, insanların kendini çoğaltan sistemlere benzer şekilde, bu eğrinin sağında kalan bölümü de sola çekmeye, kendine benzetmeye çalışır. Çünkü bu yapı en düşük enerji sistemine göre işler, aklın çalışmasına gerek yoktur; eğrinin sağında kalanlar o yüzden potansiyel tehlikedir. Bu eğriyi sağa yani iyiye doğru itelemenin tek yolu vardır: Enerji vermek…

“Üstü kalsın” diyebilmek gerekiyor

Yalı sahipleri sizce hakikaten “ezen” sınıfından mı?

İktisadi açıdan elbette ezenler sınıfındandır. Ezme, ezilme sadece iktisadi değildir. Mesela büyük bir spor kulübünün Hristiyan bir başkanı takımıyla gittiği Avrupa’da kiliseye gitti diye neler dendi hakkında. Spor yorumcusu sıfatlı bir zat bu kişinin halkı tahrik ettiğini bile söyledi. Şimdi bu zat çok zengin, iktisadi açıdan ezen, ama inançları açısından ezilendir. Ezme, ezilme tek boyutlu bir ilişki değildir. İnsanlığın yarısı olan kadınlar, iş bölümünden beri cinsiyet olarak ezilmektedir.

Yalı yaşamını tadan pek çok isim veriyorsunuz. Tehlikeli sulara girerken zarar görmekten çekinmiyor musunuz?

Ben öyle çok cesur birisi değilim, cesaret de korkmamak değil korkuyu yenerek bir şeyler yapmaktır. Her canlı içgüdüsel olarak hayatta kalmak ister. Bir kere denediler, belki tekrar dener birileri. Ben kitabımı haksızlığa karşı çıktığı için 16 yaşında öldürülen bir gence ithaf ettim. O insanlara da ezilenlere de bir borcum var. Başıma bir şey gelirse kimlerin sorumlu olacağını da yakınlarıma söyledim. İdam edilen ve hâlâ mezarı bulunamayan Veysel Güney’i Yeni Harman’da yazarak kamuoyuna taşımıştım. Veysel’in vasiyeti benim de vasiyetimdir. Haksızlığa karşıysanız ve bunun için de uğraşıyorsanız Cemal Süreya’nın “Ama aldığın şu hayat fena değildir / Üstü kalsın” dizelerindeki gibi “Üstü kalsın” diyebilmek gerekiyor. “Değer mi?” derseniz, evet değer!

Gücü, parayı en nihayet iktidarı büyüteç altına yatırmak Türkiye’de sık yapılan bir şey değil. Siz yalnız mısınız paranın-gücün sorgulamasını yaparken?

Yalnız değilim, pek çok insan başka türlü de olsa bu sorgulamayı yapıyor. Ben daha pratik olarak, daha doğrudan yapıyor olabilirim, ama pek çok risk alan insanlar bir şekilde var.

Bu konuda neden parmakla sayılacak kadar az çalışma var, acaba özel bir sansürden/engellemeden söz edilebilir mi?

Belki ilgi çekmiyordur, avam bir çalışma görülüyordur, zahmeti zor görülüyordur veya başka nedenleri de vardır. Bunun cevabı ancak tahmin olabilir, benim açımdan o cevabı da vermek bana düşmez.

Kitapta “AKP gecikmiş bir baroktur” derken ne anlatmak istiyorsunuz?

Yaşanan günlere dair bir analoji yaptım. Barok abartmadır, dinin gücünü tekrar hâkim kılmak için gösterişli yapılar yapmaktır mimaride. Barok, klasizme tepkidir. Tarihsel sırasıyla gideceksek AKP’den sonra ne geleceğine dair bir tahmin olarak Barok’tan sonra ne geldiğine bakarak bir benzeşim kurdum kendimce.

Serdar Ortaç albümü yerine F. Kızılok’unkini yapmayı seçtim

ERGUVANİLER kitabınız merkez medyadan hemen hiç destek görmedi ama yedi baskı yaparak epey sattı ve hayli ünlendi. Popülerliğe ilginiz; tanınmak, çok okunmak gibi dertleriniz var mı?

Korsan baskısı da yapıldı. Hiçbir reklam, tanıtım, doğru düzgün bir dağıtım, destek görmeden kendini tavsiyeyle okutturan kitap oldu. İki yol var: Birisi Serdar Ortaç albümü yapmak, bir de Fikret Kızılok albümü yapmak. Fikret Kızılok hem müziğini çok sevdiğim hem de şöhret karşısındaki tutumunu çok sevdiğim birisiydi. Ben Fikret Kızılok albümü gibi zaman içinde kalıcı kitap yazmayı seçtim. “Erguvaniler” az az hep satacak ve kalıcı olacak. Yalıdakiler de öyle. Fikret Kızılok, benim şarkılarım sevilsin, dinlensin ama şöhret olan ben olmayayım derdi. Şöhret utandırıcı bir duygu benim için, çok şükür bir şöhretim olduğunu da sanmıyorum. Ben 45 yaşında kitap çıkardım sonuçta ve bunu da ezilenlerin yanında olmak için yaptım. Başka yapabileceğim daha iyi bir mücadele aracı görürsem yazmayı bırakır onu yaparım. Benim mahallemde kimse benim kitap çıkardığımı falan bilmez. Hayatımda da hiçbir şey değişmedi. Bütün ömrüm boyunca sıradan ve sahici bir sosyalist olmaya çalıştım. Musalla taşına kadar da başka bir amacım yok.

Siz hangi yazarları okursunuz? Bu röportajı okuyanlara kimlerin yapıtlarını salık verirsiniz?

Güncel politik yazar olarak en çok Melih Pekdemir’i sever ve beğenirim. Cemil Meriç, Hikmet Kıvılcımlı, Doğan Avcıoğlu, Mahir Çayan, İdris Küçükömer, Marx ve Rosa Luxemburg yazdıklarından en çok öğrendiğim isimlerdir. Sağ sol ayrımı da yapmam, hemen herkesi okurum. Biyografi okumak isteyenlere ise Ali Birinci’yi öneririm.

Türkiye’de sizin gibi araştırmacı/soruşturmacı yazar olarak varlık göstermek, dahası bundan kazanç elde etmek kolay mı? Desteklendiğinizi görüyor musunuz?

Araştırmacı, yazar falan mıyım bilmiyorum gerçekten. Bunu ikiyüzlü mütevazı görünmeye çalışan bir riyakârlıkla söylemiyorum. Samimi hissiyatım bu. Benim çok sıradan, hiçbir lüksü olmayan bir hayatım var. Kitap dışında da bir gelirim yok. Benim “patronum” sadece kitap okuyucusu. Mühendislikten daha az kazanıyorum, ne kadar dayanırım bilmiyorum. Dayanabildiğim kadar dayanmaya çalışacağım. Benim ölçülerime göre çok ciddi bir kitap masrafım var. Tek başına çalışan birisiyim. Kütüphaneye de kendim gidiyorum, fotokopiyi de kendim çekiyorum. Her kitabı da kendim okuyorum. Yani hiçbir asist görmüyorum. Dostum, kardeşim Yaşar Taşkın Koç kitap konusunda çok yardımcı oluyor sadece.

Tezgâhınızda yeni bir çalışma var mı?

6-7 Eylül’ü yazacağım. İlk iki kitaptan çok farklı bir kitap olacak. Bir tür polisiye gibi bir tarz. Yurt dışındaki kaynaklara ulaşmaya çalışıyorum. Dava dosyasını bulamadım henüz. Çok zorlanıyorum şu anda.

Tayfun Er, kendini bundan 10 yıl sonra nerede/nasıl görüyor?

Ben bu yaşa nasıl geldim inanamıyorum, öyle değil bir projeksiyonum, hayalim bile yok. Şehirlerarası yolculuk biletini bile son anda alan birisiyim. Çocukluk hayalim ise bir teleskopumun olması ve oradan yıldızları izlemekti. Hayal ise bu hayalim devam ediyor ve on yıl sonra olacaksam bunu yapmak isterim.

¹ Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, C. 7, s. 417

² Murat Belge, İstanbul Gezi Rehberi, Tarih Vakfı Yay., s. 266

³ Ekonomist Dergisi, “En Zengin 100” Listesi, Ekim 2009