Yazar
Tayfun Er
Yayın
Fil Dergisi
Tarih
Şubat 2015

Rosetta ve Halley

Rosetta uzay aracının adının Osmanlı Mısır’ıyla bağı ve 1910’da Halley kuyrukluyıldızının İstanbul’da yarattığı kıyamet korkusu.

Dünya, Avrupa Uzay Ajansı’nın Gerasimenko isimli kuyrukluyıldıza gönderdiği Rosetta isimli uzay aracını ve gelişmeleri merakla izliyor. Rosetta adının Osmanlı döneminin Mısır’ıyla ilgisini biliyor musunuz? Oradan başlayalım.

Napolyon, Mısır’ı işgal ettiğinde yanında askerlerin dışında çok sayıda sanat tarihçisi, arkeolog ve mühendis de vardı. İşgal esnasında Mısır’ın el değmemiş antik uygarlığı da yağmalanıyor ve İngilizlerin 1753’te açtığı British Museum’a karşı Louvre Müzesi’ne eserler götürülmek isteniyordu. İskenderiye yakınlarındaki, Harun Reşit kurduğu için ismi Reşit olan kasabada inşaat çalışmaları esnasında askeri mühendis olan Pierre-François Bouchard üstünde yazılar olan uzunluğu 114 genişliği 72 santim olan siyah bazalt bir taş buldu. Taşı okuyamadı ama değerli bir şey olduğunu anlamıştı. O zamana kadar Antik Mısır Uygarlığı hakkında bir şey bilinmiyordu çünkü yazısı sökülememişti. Taşı Paris’e götüreceklerdi ki Fransa yenilince götüremediler ve taş Londra’ya gitti. Taşın üzerinde sırasıyla Demotik (Mısır halkının dili), Hiyeroglif ve Antik Yunanca metin vardı. Aynı metnin üç farklı dilde yazılması bir mukayese imkânı doğurdu. Antik Yunancanın da bilinmesi sonucu ünlü Mısır Bilimci Jean-François Champollion 22 yıl çalışarak bu metni çözdü ve Mısır’ın binlerce yıllık suskun dili çözüldü. Fransa, işgal ettiği dönemde Reşit kasabasına Rosetta adını verdiği için uzayın derinliklerinde yol alan ve evrene dair hiç bilinmeyenleri bize anlatacak olan uzay aracının adı Rosetta oldu.

Osmanlı, kuyrukluyıldızla 1910’da tanışmıştı ama hem de ne tanışmak…

Bedriye Hanım bahçe üzerindeki küçük odanın penceresinden bitişik komşunun tahta kaplamasına yumruğuyla heyecanlı heyecanlı vurarak haykırıyordu:

“Kardeşim Emine neredesin?.. Pencereye gel bak sana ne söyleyeceğim…”

Bir cevap alamayınca kendi kendine:

“Aman bu karı da ne miskindir, kıyametler kopsa o kuytu odadan dışarı çıkmaz, içeride haşır neşir olur kalır…”

Yumruklarının şiddetini arttırarak:

“Emine Hanım azıcık pencereye gel… Bak neler olacakmış neler… Dünyaya yıldız çarpacakmış… Merakımdan bir yerde duramıyorum… A! Bak karı ses bile vermiyor. Ölü müsün ayol?... Azıcık kıpırda...”

Emine Hanım yavaşça penceresini açıp başını dışarı çıkararak:

— Oğlanı yeni uyuttum. Vurma öyle hızlı hızlı. Ev temelinden sallanıyor...

“A! daha neler?... Benim yumruğumdan ev sallanır mı hiç?”

— A! nasıl sallanmaz? Tavanın aralıklarından pıtır pıtır tozlar dökülüyor. Bir iki gündür çocuk rahatsız, ziyade huysuzlanıyor, uyutuncaya kadar akla karayı seçtim.

“Haberin yok mu?”

— Ne var? Yine Sıtkı karısını mı boşadı?...

“Hay yere batsın Sıtkı da, karısı da... Bu öyle karı boşamak filân keyfiyeti değil... İş fena...”

— Ne olmuş canım?

“Ortalık çalkanıyor... Bursa’da sağır sultan duydu, senin hâlâ bir şeyden haberin yok... Ah ne felâket!...”

— Ay yüreğimi oynatma öyle... Meraklanınca boğazıma bir şey tıkanıyor, fena oluyorum. Evvelki kadar keder götüremiyorum... Pek acıklı bir şeyse söyleme rica ederim.

“Acıklının acıklısı... Evlere barklara şenlik... Dostlar başından ırak.”

— Etme... Bedriye etme... İşte yüreğim gümbürdemeye başladı... Acaba Hacı babana felç mi geldi? Söyle bayılacağım...

“Dünyaya kuyruklu yıldız çarpacakmış...”

Emine Hanım “tu! tu!” diye birkaç defa yakasına tükürerek çarpıntısını defetmeye uğraştıktan sonra:

— Aman ben de korkacak bir şey zannettim. Ne kadar telâşesin kardeş... Çarparsa çarpsın... Ne var? Kapımı kapar, evceğizimde otururum, bir yere çıkamam, şimdi karılar, ‘Nasıl çarpacakmış bakalım’ diye sürü sürü seyre giderler... A! gitmem, gitmem, it köpek arasında çiğnenmeye vaktim yok...

Bedriye Hanım asabi bir kahkaha attı:

“Emine kardeş, sen ne kadar aptallaşmışsın... Hiç o koca meret o saçaklı Raziye bu dünyaya çarpar da senin evin kalır mı ki kapıyı kapayıp da içinde oturacaksın?”

— Hanım, benim evime bir şeycik olmaz. O helâl para ile yapıldı. Kazasker Efendinin Çarşamba’daki konağı yıkıldığı vakit onun kerestesiyle bina edildi. İçinde kullandıkları yağhane direklerini sen görseydin şaşardın. Bu dünya yıkılır da yine bizim evimiz yerinde durur. Büyük zelzelede ne kârgir binalar çöktü de evimizin bir kıymığı bile yerinden oynamadı... Tevekkülün gemisi batmaz, sen merak etme...

Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın “Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç” isimli romanı üstteki satırlarla başlar. 1910 yılında dünyaya bir kuyrukluyıldız çarpacağı (Halley) dolayısıyla kıyamet yaşanacağı haberlerinin yoksul bir mahallede nasıl yankılandığını tasvir eder. O günlerin havasını, yaşanan paniği İstanbul’un ilk sürekli kabare tiyatrosu Catacloum Beyoğlu’nda sahneye koyduğu “Pera-Halley Retour” isimli müzikal oyunla anlattı. Hem Hüseyin Rahmi hem de müzikal oyun, o korkuyu alaycı, mizahi bir dille anlatmıştı.

1910’daki kıyamet beklentisi bazı insanları tövbekâr ediyor, hatta kimileri malını mülkünü bağışlıyordu. 76 yılda bir Dünya’ya yaklaşan Halley’in her gelişi, kıyamet olmasa da büyük olaylara işaret sayılmıştır. Örneğin, Osmanlının Balkanlar’daki ilerlemesine karşı 1445’te yeni bir haçlı seferi başlatılmıştı. Ancak 1456’da Osmanlı Belgrad’ı kuşattı. Bunun üzerine Papa, Haziran’da tüm Hristiyan âlemini Türklere karşı duaya çağırdı. 9 Ağustos’ta kuşatma düştükten sonra Halley’in görünmemesi çeşitli şekillerde yorumlanmıştır. 1910’da da Bulgar orduları Çatalca’ya kadar ilerlemişti. Bu açıdan bakılınca Halley, Osmanlı için uğursuzluk kabul edilebilir. Diğer açıdan ise İstanbul’a kadar gelememelerine bakarak hayra da yorulabilir.

(Fil Dergisi, Şubat 2015)